Bir dostumla yemek yiyoruz, öğleyin. İyi durumda değilim. Biraz önce biten ve benim tanık olduğum bir karşılaşma, hiç de benim istediğim gibi gitmemiş. İki uykuda insan birbirine girmiş, kendilerini uyanık sanarak. Her biri diğerinin rüya gördüğüne emin, kendi yarattıkları canavarla savaşmışlar ve doğal olarak kurşunların ve sözlerin işlemediği bu canavara yenik düşmüşler. Ben ise kendi canavarımla boğuşuyorum şimdi.
Bu halimi gören bilge dostum çiğnediği lokmaların arasında duruyor. Dikkatle ve endişe ile süzüyor beni. “Ya Dost’um,” diyor. “Ne yapıyorsun şimdi?”
Sorusunu algılamaya çalışıyorum mücadelemin arasından. Sonra elimden geldiğince, dilim döndüğünce o olaydan, o rüyada, kabusta olan iki dostumdan bahsediyorum, nasıl gerçeği göremediklerinden, nasıl kendi yaptıkları şeyler için birbirlerini suçladıklarından, nasıl kendi yarattığı canavarlarla savaştıklarından ve yenildiklerinden bahsediyorum. Nasıl beni dinlemeyi reddettiklerinden ve kendi dramalarına aşık olduklarından, bundan nasıl beslendiklerinden dem vuruyorum. Sonra kendime dönüyorum, üstüme düşeni yapamadığımdan, zayıf düştüğümden, elimden bir şey gelmediğinden bahsediyorum.